EL BECERİSİ, İŞ BECERİSİ VE CESARET ÜZERİNE..

Her insanın bir el becerisi olduğuna inanıyorum. Çünkü insanın varoluşu, hayata tutunma biçimi en temelde el becerilerine dayanır. Neolitik Çağ’da taşı işleyebilmek, yalnızca bir yetenek değil, yaşamla ölüm arasındaki çizgiydi. Av aletini yapamayan hayatta kalamıyordu. Tarım toplumunda sabanı sürebilmek, göçebe yaşamda ata hâkim olmak, dengede durmak, yön bulmak… Bunların her biri yüzyıllar boyunca aktarılan el becerilerinin birer yansımasıydı.

Bugün “el becerim yok” demek çoğu zaman modern çağın sunduğu bir bahaneden ibaret. Oysa herkesin mutlaka bir yatkınlığı vardır; mesele onu tanıyabilmekte. Yüzlerce yıllık atalarımdan bana geniş araziler ya da görkemli konaklar kalmadı belki, ama el işlerine yatkınlık, kendine özel bir yol buldu. Sanat tarihi bu becerinin eğitmeni, deri ise onun hayat bulduğu zemin oldu.

Zihnimde biriken imgelerin deriye yansıması, hobi olarak başlayan deri işleme çalışmalarını zamanla bir üretim diline dönüştürdü. Bugün yaptığım iş, on beş yıllık sanat tarihçiliği mesleğimin doğal bir uzantısı, hatta bir tür yenilik alanı. El becerisi, geçmişten bugüne yalnızca bir üretim aracı değil; insanın kendini tanıma, dönüştürme ve dünyayla bağ kurma biçimi olmaya devam ediyor.

El becerisi çoğu zaman hayatımızda “kenarda duran” bir yetenek olarak kalır. Yapmaktan keyif aldığımız ama meslekle yan yana getirmeyi aklımıza bile getirmediğimiz bir alan… Oysa el becerisini mesleğe yaklaştırmak, insanın kendine açtığı en sahici yollardan biridir. Çünkü el, yalnızca üretmez; düşünür, hatırlar, öğrenir.

Bir el becerisinin mesleğe dönüşmesi için kusursuz olmak gerekmez. Asıl mesele, o beceriyi ciddiye almaktır. Tekrar etmek, hata yapmak, sabretmek ve zamanla kendi ritmini bulmasına izin vermek… Elin öğrendiği şey, zihnin öğrendiğinden farklıdır; daha yavaş ama çok daha kalıcıdır. Bu yüzden el emeğine dayalı bir üretim, yalnızca ortaya çıkan nesneyi değil, üreticinin kendisini de dönüştürür.

El becerisini mesleğe yaklaştıran en önemli adım, onu “hobi” olarak küçümsemekten vazgeçmektir. Bir işi keyifle yapmak, onun değersiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, keyif ve anlam birleştiğinde ortaya sürdürülebilir bir üretim çıkar. Bu üretim, zamanla kişinin bilgi birikimiyle, yaşadıklarıyla ve bakış açısıyla bütünleşir; taklit edilemeyen bir dile dönüşür.

Bugün yaptığım işte, sanat tarihinin bana kazandırdığı düşünme biçimi ile derinin bana öğrettiği sabır aynı masada buluşuyor. El becerimi mesleğime yaklaştırmak, aslında kim olduğumu üretim üzerinden yeniden tanımlamak demekti. Bu yol cesaret istedi; ama kendi elimle kurduğum meslek, en sağlam yoldaşlarımdan biri oldu. 

Sevdiğim işi bir dükkânda yapmak ise bambaşka bir deneyim… Bu eylem, yalnızca ticarete başlamak değil; emeğini görünür kılmak, hikâyeni sokağa açmak ve hayalini dünyayla paylaşmaya cesaret etmek demek bizim için..

 Bir sonraki yazımız tam da bunun üstüne… Tekrar buluşmak üzere…